• Sendika Tüzüğü
  • Sendika Tarihçesi
  • Yönetim Kurulu

Amaç İktidarın Sopası Yapmak

Bütün kavga bir iktidar kavgasıdır. Bu bağlamda yapılmak istenen, polis ve yargı içindeki kötü unsurları ayıklamak, daha adil ve objektif soruşturma ve yargılamaların yapılmasına zemin hazırlamak değil, yargıyı ve emniyet teşkilatını ele geçirmek, hepsini iktidarın sopası haline getirmektir.

2013 yılı başından itibaren ipuçları ortaya çıkan hükümet-cemaat çatışması giderek sertleşmiş ve 17-25 Aralık operasyonlarıyla bu çatışma açık bir hal almıştır. Bu gerginlik yargıya ilk kez MİT Müsteşarı krizinde yansımış; kriz, müsteşarı ifadeye çağıran savcının başka yere atanmasıyla sonuçlanmıştır. Sonrasında ise önceden savcısı olunan davanın bir kumpas olduğuna karar verilmesini müteakip yargıdaki “kötü ortak” tasfiyeleri başlamıştır. Bunu başarmak için Adalet Bakanı’nın, başkanı olduğu HSYK’ye müdahalesi ile 1. Daire üyeleri değiştirilmiştir. Ne var ki önceden cevval, korkusuz ve cesur; sonra ise sinsi ve kötü olarak nitelenen iktidar ortağının, daha doğru söyleyişle “taşeron”un işine son vermek gerekmiştir. Bunun için de 2014 HSYK seçimleri için YBP teşkilatı oluşturulmuş ve seçime bu ortaklık ile gidilmiştir.
Bu süreçte, 2010 HSYK seçiminde düşman olarak ilan edilerek temizlenmek istenen “Dedeler” ile “Bozkurtlar” bu kez yeni ortaklar olarak atanmış, önceki taşeron ise düşmanlaştırılmıştır. 2014 HSYK seçiminde, 2010 seçimindeki YARSAV yerine, öcü olarak -Allah’ın bildiğini kuldan saklamadan söyleyelim- Fethullah Gülen cemaatini ifade eden “paralel yapı” konulmuştur. Düşmanlaştırarak “iyi” olma hali yargıç ve savcılar arasında da kabul görmüş ve netice itibarıyla “Paralel yapı tasfiyesi birinci önceliktir” cümlesiyle YBP listesi seçimi kazanmış, siyasi iktidar yargıya “bir kez daha” hâkim olmuştur.
Her türlü polemikten kaçınmak için baştan söylemeliyiz ki paralel yapı denilen yapının yaptıklarının hesabını mutlaka vermesi gerekir. Yaptıkları hukuksuzluklar kanıtlanamaz değildir; aksine o kadar cüretkârca yapılmıştır ki hukuk içinde kalınarak yapılacak soruşturmalarla rahatlıkla sonuca varılabilir, hesap vermeleri sağlanabilir.
Paralel yapının kötülüğü konusunda anlaşmaya vardıktan sonra üzerinde durmamız gereken diğer konu, siyasi iktidarın bütün yolsuzluk ve usulsüzlüklerini paralel yapı düşmanlığı ile birlikte tartıştırması, ölümü anımsatıp sıtmaya razı etme algısını yaratmasıdır. Aklı selim bize iki vakanın ayrı olduğunu ve ayrı yerlerde tartışılması gerektiğini işaret etmektedir.
Türkiye’de daha önce de yolsuzluk yapılmış ve bakanlar, siyasetçiler yargılanmıştır ve fakat hiçbir zaman bu kadar organize biçimde yolsuzluk yapılmamış, hiçbir şüpheli bakan “ne yaptıysam talimatla yaptım” dememiştir. Hiçbir zaman siyasi iktidar temsilcileri hakkında soruşturma yapan savcılar görevden alınmamış, yürütülen soruşturmaya bu kadar açık müdahale edilmemiştir. Tahammülsüzlük o kadar ileriye götürülmüştür ki müdahaleyi eleştiren yargıca baskıyla dava açtırılmış, suç oluşturmadığı yargı kararıyla saptanmış bir eleştirisinden dolayı 35 yıllık bir yargıç mahkeme önüne çıkarılmıştır. Eleştiren yargılanırken, soruşturma sırasında polise ait olduğu söylenen (olay yerinde bulunan) paralar yolsuzluk şüphelisine faiziyle iade edilmiştir.
Yabancı bir ülkeye, hunharca cinayet işleyen ve toplu katliam yapan bir terör örgütüne, devletin istihbarat teşkilatına ait olduğu iddia edilen araçlarla silah götürüldüğü iddiası ise bir savaş suçuna delalet eder ki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılamayı gerektirir.
Yardım götürme görevinin istihbarat teşkilatının değil Kızılay’ın görevi olduğu hepimizin malumu olduğuna göre “araçlarda yardım malzemesi vardı” açıklaması yapmak, en hafifinden yurttaşların aklıyla alay etmek anlamına gelir.
Burada bir ara verip yakın geçmişi hatırlamakta fayda var. 2007 yılından beri Türkiye’de bir oyun oynanıyor. Bu ülkenin ordu mensupları ile mafya ve çeteler ilişkilendirilerek, kişiler ve kurumlar itibarsızlaştırılarak halen suçlarının ne olduğunu bilmediğimiz insanlar hapiste yatırıldı. Cuntalarla ve derin devlet ile hesaplaşıldığı, demokrasinin rayına sokulduğu söylendi. Bir gün aniden bütün bunların kumpas olduğu ortaya çıktı ve Anayasa Mahkemesi ardı ardına hak ihlali kararları verdi, mahkemeler toplu tahliyeler yaptı ve bir anda tüm “kötü, çeteci, darbeci, demokrasi düşmanı” sanıklar dışarı çıkarıldı.
Dikkatinizi çekelim, bu kadar soruşturma yapıldı, dava açıldı, toplu mezarlar kazıldı ama bir tek faili meçhul cinayet aydınlatılmadı. Hiç kimse Uğur Mumcu’ların, Muammer Aksoy’ların, Bahriye Üçok ve daha nicelerinin katilinin kim olduğunu merak etmedi. Susurluk’ta ne olmuştu demedi. Çok önceleri söylemiştim dostlar arasında, son dönem soruşturmalarının asıl amacı derin devleti ele geçirmek, Susurluk ve benzeri soruşturmaları bir daha açılmamak üzere kapatmaktı ve başarılı da olundu. İtibarsızlaştırılan generallere, onca masum insana, gazetecilere bundan sonra ceza verilmesine gerek kalmadı. Zaten yatacaklarını yattılar, gerisi de yanlarına kâr kaldı.
Siyasi iktidar yakın zaman önce kumpasçı paralel yapı ile mücadeleye girişti ve var gücüyle “tasfiye” yapıyor. Rütbeli rütbesiz polisler, savcılar görevden alınıyor, kimi tutuklanıyor. Ne hikmetse sadece yolsuzluk soruşturması yapmak ve yurtdışına yardım diye silah götüren, MİT’e ait olduğu iddia edilen TIR’ları aramaya tevessül etmek suretiyle darbe planlayan savcılar açığa alınıyorlar. Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Odatv, KCK ve benzeri dava kumpasçıları görevlerine devam ediyorlar ve bunların haklarında ciddi hiçbir soruşturma yapılmıyor.
Sonuç olarak gördüğümüz o ki, bütün kavga bir iktidar kavgasıdır. Önemli olan “düşmanı” yenme, iktidarını sağlamlaştırmadır. Bu bağlamda yapılmak istenen polis ve yargı içindeki kötü unsurları ayıklamak, daha adil ve objektif soruşturma ve yargılamaların yapılmasına zemin hazırlamak değil, yargıyı ve emniyet teşkilatını ele geçirmek, hepsini iktidarın sopası haline getirmektir.
Bunun için de en başta belirttiğimiz operasyonlar yapılmış, yeni düşmanlar yaratılarak siyasi iktidarın yeri biraz daha sağlamlaştırılmıştır.
Tüm bu olan bitenin sonunda üzülerek söyleyelim ki hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı ilkesi, yargının bağımsızlığı gibi temel demokratik kavramların içinin boşaltılması sonucunu doğuran bu ilkel ve sakil oyuna ortak olmak, hangi saikle olursa olsun bu iki önemli konuyu görmezden gelmek, örtbas etmek, aklamak Türkiye yargısı ve HSYK’si için şık bir tavır olmamıştır.  

MUSTAFA KARADAĞ Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri

2013 © Yargıçlar Sendikası